SARIKEÇİLİ ÇOCUKLAR

Sarıkeçililer, yüzyıllardır göçebe  hayatı sürdüren en eski yörük topluluklarından biri. Kış aylarını  Silifke ve Aydıncık sahillerinde, yaz mevsimini ise Konya ve Karamanın yaylalarında geçirmekteler. Hayvancılıktan başka bir faaliyetleri olmayan  Sarıkeçili yörüklerin bir kaç yıl içinde yerleşik hayata geçirilmesi planlanıyor. İlerideki kuşaklara anlattığımızda destansı gelebilecek olan bu göçebe hayatını  tecrübe etme şansını, 2011 yılının Mayıs ayında yakaladım. 

Beş kişilik bir grup, Mut-Karaman civarındaki dağlarda sürdürdükleri göç  yolculuğunda Sarıkeçili Gök ailesine dört gün boyunca eşlik ettik. Biz onlara katıldığımızda yaklaşık üç haftadır yoldaydılar. Yaylalara varabilmeleri için develeriyle en az bir o kadar daha  yol katetmeleri gerekiyordu. Bu kısacık yolculuğumuzdan bir masal yaratma gayretinde değilim. Bu insanların yüzlerce yıldır sürdürdükleri geleneksel yaşam tarzları göz önüne alındığında tecrübe ettiğimiz  4 gün, denizde bir damla olsa gerek. Ayrıca,  başta Sn Tahir Özgür olmak üzere bir çok usta fotoğrafçı Sarıkeçili yörüklerin hayatını  birbirinden güzel karelerle fotoğraflamış, hatta bu konuda ödüller almışlar. Ben sadece çocuklarla ilgili gözlemlerimi paylaşmak, duygu ve düşüncelerimi iletmek maksadıyla bu yazıyı hazırladım.

 

Sürekli gülümseyen çocuklara hiç alışkın değilim. İstanbul’da gördüğünüz bir çocuğu sevimli bulup da gülümsemeye kalkarsanız alacağınız karşılık, annesinin arkasına sokulan çekingen ve asık bir surat olabilir. Şehirli çocuklar için yabancılar korku nesnesidir. Dağlarda vakit geçirdiğimiz yörük çocukları için ise biz yabancılar  tam bir eğlence vesilesiydik.Gözlerimizin içine derin derin bakıp gülümseyiveriyorlardı.

Yanlarında kaldığımız Gök ailesinin dört çocuğu var. Mehmet dört yaşında, Nazlı 6, Hürü 10, Melek ise 13. Birlikte geçirdiğimiz dört gün boyunca herbiriyle konuştuklarımız 10 cümleyi geçmez. “Mehmet fındık yer misin? “ Mehmet gülümseyerek ellerini uzatıyor. “Hürü, bak develer yola kaçtılar, gidip buraya getirsene…” Hürü banane gibilerinden omzunu silkiyor ve gitmiyor. Eğer keyfi yerindeyse koşarak söyleneni yapıyor. Nazlı bütün gün elinde bir kazma ile “çiğdem “ adını verdikleri bir bitkinin soğanlarını çıkarıyor. Akşam annesi ateşi yakınca közleyip soğanlarını yiyecek. Soruyorsun “Nazlı, yorulmadın mı hala?” Tatlı tatlı gülümseyip kazmaya devam ediyor. En büyükleri Melek’in ise söylediklerinin çok azı anlaşılıyor. “Melek, kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” diye sorduğunda zorla “üç” diyebiliyor. O da diğerleri gibi bol bol gülümsüyor, omuz silkiyor ya da kendisinden istenileni karşı koymadan yapıyor. 

Yolculuğumuzun ilk günü komşu yörük çadırlarında da aramıza katılanlar oldu. Onlar Gök ailesinin çocuklarına gore daha konuşkandılar ama genel olarak kendilerini ifade tarzları aynıydı. Bol gülücüklü, omuz silkmeli, boyun bükmeli  bir iletişim.

Bildikleri tek oyun kovalamaca. O incecik plastik ayakkabılarla çok iyi koşuyor, keçi gibi dağa, tepeye tırmanıyorlar. Bir ara okul çocuklarına dersleriyle ilgili sorular sordum. Normal okul müfredatının oldukça gerisindeler. Bu sonuca şaşmamak gerek zira okullar açıldıktan çok sonra yayladan iniyor ve nisan gibi, yani eğitim yılını tamamlamadan tekrar yaylalara yola koyuluyorlar. Yüzlerce yıllık geleneklerini sürdürmeye çalışan bu topluluk için devletimizin çok özel bir sistem kurması gerekiyor sanırım .

Birlikte yaşadıkları hayvanların yavruları, çocukların oyun arkadaşları gibi. Kuzu ve oğlaklar ya kucakta ya da çadırın baş köşesindeler. Yavru çoban köpeği ise başlıbaşına bir oyuncak…

Hepsinin ayaklarında incecik plastik ayakkabılar, eller çatlak, saçlar dağınık. Ama hepsi de mutlu ve huzurlu görünüyor. Koskoca orman ve dağlar onların oyun alanları. Yiyip içtikleri çeşit ve miktar olarak az  olsa da herşey doğal ve sağlıklı. Bu güzel yörük çocukları için insanı düşündüren tek şey yarınlarının nasıl olacağı. Çocukken güzel olan bu doğal hayata gençliklerinde sığabilecekler mi? Yaşıtları okullarda eğitimlerini sürdürürken, sinema, tiyatro ve konserlere gidip farklı şehirlere, ülkelere seyahat ederken ya da internet üzerinden dünyayı dolaşırken onlar bu yaşam tarzına sığabilecekler mi? Farklı bir hayat dilerlerse onları ne bekliyor, şansları var mı? Kısacası, kendi yarınlarını kurabilmek için umutları var mı?